Sinemamıza Sahip Çıkamadık!
Kasım 10, 2009
Yakup Sancı: Agah Özgüç 1932’de İstanbul’da doğdu. Yeşilköy pansiyonlu ilkokul ve Haydarpaşa lisesi’nde yatılı okudu. 1950’li yıllarda Attila İlhan’ın etkileriyle taşra ve İstanbul’da yayımlanan yelken, petek, şairler yaprağı, Türk sanatı, salkım gibi birçok edebiyat dergisine şiirler, denemeler yazdı. 1961’de profesyonel olarak gazeteciliğe başladı. Artist, sinema, ses ve perde gibi dönemin sine-magazin ağırlıklı dergilerinde çalıştı. Çalışmalarını, belli aralıklarla kadrosuz olarak hafta sonu, expres, akşam, yeni gazete, milliyet (pazar eki) gazetelerde sürdürdü. Yayın kuruluşlarına özel arşivinden görsel malzeme katkısında bulundu, sinema belgesellerinde danışmanlık yaptı. Türk sinema tarihini aydınlatan binlerce belge, bilgi ve dokümanı arşivledi. 40 yıldan fazla süredir sadece yazarlıkla geçinmesine karşın, sarı basın kartını mesleğinin 40. yılında alabildi. Sinema tarihine çok önemli katkılarda bulunan Özgüç, Sinema tarihi ile ilgili Yaklaşık 30 kitap yazdı. Bu günlerde baskıda olan iki de kitabı var.
Sinema arşivi yapmaya nasıl başladınız?
Agah Özgüç: Adana Tarsus da edebiyat dergilerine şiirler yazıyordum. Hatta o zamanlar Yılmaz Güney de bu dergilere yazıyordu. O zamanlar tanışmıyorduk daha. Cezaevine girmeden 1950 li yıllardı. 1960 yılında gazeteciliğe başladım. O zamanlar günde 2-3 film çekiliyordu. Bu setlere giderek filmlerin künyelerini almaya başladım. Arşiv yapmam bu şekilde başladı. 1960 yılı öncesini de oradan buradan dergiler afişlerle toplayarak tamamlamış oldum. Böylece sinemacılık serüvenim başladı. Gazeteciliğin yanı sıra sinema yazarlığı da devam ediyordu. Bunları yavaş yavaş biriktirerek kitaplaştırdım.
Yakup Sancı: Sinema ile ilgili çok sayıda kitap yazdınız. Bu kitapları yazarken arşivinizin önemli katkısı oldu sanırım.
Agah Özgüç: 1960 yılından önce yılda ortalama 50 kısa film çekiliyordu. 1960 dan sonra daha çok film çekilmeye başladı. 1972 yılında 300 film çekilerek rekor kırıldı. O yıl dünyanın 4 ya da 5 inci ülkesi olmuştuk film sayısı olarak. Bu filmler çekilirken de bu filmlerin afişlerini, fotolarını topladım. Her çekilen filmin seri fotoğrafını aldım. Böylece büyük bir arşiv oluştu. 1914 den günümüze kadar bütün filmlerin fotoğrafları var. Afişleri, lobileri var. Bu arşivim olmasaydı kitap yazamazdım. Kitap yazmak için belge olmazsa olmaz. Bu arşivden faydalanarak kitaplar yazıyorum. Yaklaşık 20.000 e yakın fragman fotoğraf var. Her geçen gün de yeni çekilen filmlerle arşivimi genişletmiş oluyorum.
Yakup Sancı: Arşivinizde kaybolan filmler hakkında bilgiler var mı?
Agah Özgüç: Ben bunu yapmamış olsaydım. Şimdi Türkiye de bu güne kadar kaç film çevrildiği bilemeyecekti. Çünkü bu filmlerin çoğu ya kayboldu ya da yangınlar da yandı. Yer bulunamadığı için Sarayburnu’nda bir kamyon film denize atıldı. Negatifler kilo ile satılıp gümüşleri eritildi. Türk sinemasını koruyamadık, sinemamıza sahip çıkamadık. Ancak benim yaptığım arşivle bu filmler hakkında bilgi alınıyor.
Zamanında filmlerine sahip çıkmadılar. Şimdi herkes filmlerini arıyor
Türk sinemasının uluslar arası bir müzesi olması lazım. Bir tek Türker İnanoğlu sağdan soldan topladığı filmler ile bir müze oluşturdu. Bunu zamanında yapan olsaydı şimdi pek çok filmimiz kaybolmuş olmayacaktı. Yaklaşık 6.000 filmin 2.000 tanesi ortada yok. Kimisi Almanya’da kaldı. Video döneminde Almanya ya götürdüler, videoya çektirildi oralarda kaldı. Şimdi herkes filmlerini arıyor. Sinema altın çağını yaşıyor. Filmler kıymetlenince filmlerin peşine düştüler. Zamanında filmlerine sahip çıkmış olsalardı keşke. Negatiflerini saklayabilirlerdi. Filmlerin negatifleri yok ortada. Dünyada böyle bir olay yok.
İsrail gibi bir ülke bunu yapabiliyor ama biz yapamıyoruz
İsrail’de sinema müzesi var. Müzede 25.000 tane film negatifi var. Yol, sürü, diğer Türk filmleri de dahil olmak üzere bütün filmlerin negatifleri orada. İsrail gibi bir ülke bunu yapabiliyor ama biz yapamıyoruz. Ayrıca Fransa da bir müze var. Bu müzede de filmlerimiz var.
Yakup Sancı: Mimar Sinan Üniversitesi’nde böyle bir müze var sanırım.
Agah Özgüç: Mimar Sinan Üniversitesi Sami Şekeroğlu böyle bir şey yaptı. Yabancı filmler de dahil olmak üzere. Yaklaşık 8.000 film olduğu söyleniyor. Yalnız oradaki filmlerin ne oldukları açıklanmıyor. Bu çok yanlış bir olay… Bu atom sırrı değil. Bu filmlerin hangi filmler olduğu belli olsun ki kayıp filmleri arayalım. Birisi kayıp filmler dosyası yapacaksa bunu bilmeden nasıl yapacak bu araştırmayı? Bunların açıklanması lazım… Ama bir türlü açıklamıyorlar. Bu çok yanlış bir şey… Bir taraftan yararlı olmaya çalışıyorlar diğer taraftan da filmleri gizliyorlar.
Yakup Sancı: Filmleri Tv de mi, sinemada mı takip ediyorsunuz?
Agah Özgüç: Geçenlerde yerli bir film seyrettim. Perihan Savaş sigara yakıyor, sigaranın ucunda bir balon! Balon sigarayı takip ediyor. Böyle bir şey olur mu? Dumanını nasıl kaybedeceksin peki? Bu çok yanlış… Bu filmi yapana saygısızlık, yapımcıya saygısızlık… Böyle bir film nasıl seyredilir? Ben bu nedenle Tv de film seyretmiyorum. Alt yazılar geçiyor, biri sigara yakınca balonlar çıkıyor. Bende ya sinemada ya da evde DVD de seyrediyorum. Bu duruma başta sinemadaki tüm kurumlar karsi cikmali ama hiçbirinin umurunda değil. Sadece laf üretiyorlar. Sinema haklarını, kendi haklarını koruyamıyorlar. Hiçbir şey yapamıyorsanız boykot edin. Filmlerinizi vermeyin, filmler ölüyor.
Yakup Sanci: Telif Yasasiyla ilgili ne düsünüyorsunuz?
Agah Özgüç: Telif yasası arap saçına dönmüş durumda. Sinemadaki kuruluşların hiçbir şekilde hiçbir şeye faydası yok. Bu kuruluşlar sadece etiket. Bunlar bir araya gelip kendi haklarını korumaları gerekirken hiçbir şey yaptıkları yok. Bundan sonra ne olacağını da kimse bilmiyor. 8-10 tane kurum var. Yazık, ne yapıyorlar? İnternette filmler izleniyor. Bu filmlerin sahipleri var. Niye sahip çıkmıyorlar? O zaman niye var bu kurumlar? Ne işe yarıyorlar? Aralarında bir takım polemikler var, bir takım politik anlaşmazlıklar var. Bir araya gelemiyor, güç oluşturamıyorlar. Güç oluşturamadıkları için de hiçbir fonksiyonları kalmıyor.
Yakup Sancı: Sinemamızda gelişme var mı?
Agah Özgüç: Sinemamızda bireysel gelişmeler var. Ama topluca baktığımızda bir gelişme görünmüyor. Türk sinemasının dijitalleşmesi, artık her önüne gelenin film yapmasına neden oldu. Gökten zembille inen yönetmenlerimiz oldu. İş kolaylaştı artık. Her dijital makineyi eline alan film çekmeye başladı. Önemli olan sinemada oynayacaksa bu film 35mm aktarabiliyor musun? Hayır aktaramıyor. Para bulamıyor. Filmler stüdyolarda kalıyor. Şimdi stüdyolarda yüzlerce film var. Eskiden sinema filmi dediğin zaman sinemada oynayan film, sinema filmi oluyordu. Film çekiliyor ama 35mm aktaramıyor. Ya televizyonlara satıyor ve ya DVD sini çıkartıyor. O zaman ne oluyor? Hiçbir zaman sinema filmi olmuyor. Bu sadece televizyon filmi oluyor.
Bir de slogan atıyorlar Türk sineması atakta diye. Bu atak hiçbir zaman sayı ile olmaz. Kaliteli film çekmekle atak yapılır
Arada bir iyi film de yapılıyor. Eskiden usta çırak ilişkisi vardı. Şimdi böyle değil. Nereden geldiği belli olmayanlar film çekmeye başladı. Bu filmler yatıyor. Ellerinde kalıyor. Para gücü ile süsleyip püsleyip cici göstermeye çalışıyorlar. Bir de slogan atıyorlar Türk sineması atakta diye. Bu atak hiçbir zaman sayı ile olmaz. Kaliteli film çekmekle atak yapılır. Antalya da ya da başka festivallerde izlediğimiz zaman bu filmlerin iş yapmayacağı ortaya çıkıyor. Zarar ediyorlar, edecekler de. Boşu boşuna bu filmleri çekiyorlar.
Sinema seyircisi 15-22 yaş arası seyirciden oluştu. Kafa ütüleyen acayip filmler, küfürlü, argolu filmler izleniyor
Bir kaç büyük firma var. Bu firmalar kendilerine göre kitle filmler yapıyorlar. Seyircinin hangi filme gideceğini araştırıyorlar. Öyle filmler yapıyorlar. Bugün seyirci profili de değişti bir yerde. Sinema seyircisi 15-22 yaş arası seyirciden oluştu. Bu yaş gurubu da bir takım filmlere gidiyorlar. Kafa ütüleyen acayip filmler, küfürlü, argolu filmler izleniyor. Bu büyük şirketler de bunların farkında bu yaş gurubuna göre filmler çekiyor iş de yapıyorlar.
Gişesi 300 kişi olan filmler var. Yazık. İyi film yapmak gerek
Kişisel bağımsız filmler yapan yönetmenler var. Mesela Zeki Demirkubuz. Kıskanmak diye bir film yaptı. Herkes onu merak ediyor. Nuri bilge ceylan da öyle… Reha Erdem de öyle. Bunlar da dijital çekiyorlar ama bunların garantileri var. Yurtdışında isimleri var. Yurt dışında ödülleri var. Bir şekilde durumlarını kurtarıyorlar. Ama diğerleri maalesef iki seksen yatıyor. Gişesi 300 kişi olan filmler var. Yazık. İyi film yapmak gerek. İyi film ille de sanatsal film yapmak değil, kitle filmi de olur. Örneğin son yılların kitle filmlerinden bir tanesi eşkıya… Hem iyi film, hem de kitle filmi.
İzleyici anlamıyor, anlaşılmıyorsunuz. O zaman evinize oturup kendi filmlerinizi kendiniz izleyin
Genç yönetmenlerin nedense kitle filmlerine karşı bir tavırları var. Zaten böyle bir film yapmaları zor, hatta mümkün de değil. Bir takım filmler yapıyorlar kendileri de anlamıyor ne çektiklerini. Kimin için yapıyorlar bu filmleri? İzleyici anlamıyor, anlaşılmıyorsunuz. O zaman evinize oturup kendi filmlerinizi kendiniz izleyin.
Yakup Sancı: Sürü, Yol, Umut. Bu filmleri aşamayan bir sinemaya gelişti demek ne kadar doğru?
Agah Özgüç: Türk sinema tarihinde en iyi 10 film soruşturmalarına baktığımız zaman bu 3 film her zaman yerini alıyor. Nedir bu filmler? Sürü, Yol, Umut. Bir de Selvi Boylum Al Yazmalım. Bu filmlerin aşılması zor… Elbette bir gün aşılmalı, aşılması gerekir ama maalesef biraz zor. Amerikan sinemasına da baktığımız zaman bir takım filmler hala aşılmış değil. Bu bizim ülkemiz için de geçerli. Aşmaya çalışıyorlar ama olmuyor tabi ki.
Bilgisayar yardımı ile yapılan film, film değildir. Bunu sinema diye yutturmaya çalışıyor bazıları. Bunun adı sinema değil. Bu animasyon filmi olur, bu filmi de çocuklar izler
Bilgisayar sistemi ile yapılan filmler var. Bilgisayar yardımı ile yapılan film film değildir. Kamera neyi görüyorsa film o dur. Film yaptıklarını sanıyorlar bu film değil, bilgisayarlarla grafik yapmak. Bu da yanlış… Şimdi bir savaş filminde bu kadar figüran kullanmaya gerek yok. Oturuyorsunuz bilgisayar başına oyuncunun arkasına binlerce figüran yapıyorsunuz. Bir ordu yaratılıyor. Sinema bu değil ama. Bunu sinema diye yutturmaya çalışıyor bazıları. Yaratıcılık bu değil, kameranın gördüğü gerçeklerdir sinema. Siz bilgisayar yardımı ile bulut da getirebilir, yağmur da yağdırabilirsiniz. Bunun adı sinema değil. Bu animasyon filmi olur, bu filmi de çocuklar izler.
Yakup Sancı: Eski filmlerin günümüz sinemasından farkı neydi?
Agah Özgüç: Sanat öyle bir yerde ki… Teknoloji emeğin sömürüsünü yapıyor. Eski filmlere baktığımızda tabi ki onlarda da inandırıcı olmayan olaylar da vardı. Ama o filmlerin şöyle bir güzelliği var. Eski İstanbul’u görüyorsunuz. İnsan ilişkilerini görüyorsunuz. Teknoloji insanları bir yerde bir birinden koparmaya başladı. Çağımız bunu gerektiriyorsa böyle devam edecek elbette. Ama eski filmlerde bir doğallık vardı en azından.
Sanatı unutup çarşı zihniyeti ile iş yapar bir hale gelindi
Teknoloji el emeğini öldürdü. Mesela filmlerin afişleri yapılırdı. Bu afişleri ressamlar yapardı. Şimdi bu ressamlar yok. Herkes kendi afişini istediği gibi bilgisayarda yapıyor. Yeni filmlerin afişlerinde bile çok büyük bir değişim var. Sanatı unutup çarşı zihniyeti ile iş yapar bir hale gelindi.
Ortak yapım filmler çekilmeli
Çok önemli filmlere baktığımızda ortak yapım dikkati çekiyor. Ortak yapım ile filmler çekilmeli. Bu sinemamızın gelişimini sağlar. Hiç olmazsa ortak yapım ile çekilmiş ülkelerde, o ülkenin bayrağı altında izlenilir. Bu kitleye ulaşmaktır. Bir diğer yandan da maddi desteği olur.
Yeşilçam yapımcıları bunu yapmıyorsa yeni sinemacılara söyleyecek pek söz yok
Eski Yeşilçam yapımcıları şimdi yapımcı değil. Yeni, yeni yapımcılarımız oldu. Yeni kuşak yapımcılar, eski kuşak Yeşilçam oyuncularını tanımıyor. Kendi çevresine bakıyor bir film çekeceği zaman. Kendi castlarını kendileri yapıyorlar. Bir film çekileceği zaman kendi çevresindeki kişilere destek çıkıyorlar. Yeni kuşak pek tanımıyor eski Yeşilçam emekçilerini. Yeni kuşağı hadi anlamaya çalışalım ama eski dostları niye hiç aramaz iş vermezler. Bir oyuncu, bir setçi, bir kamera asistanı burada bir vefasızlık var. Eski Yeşilçam yapımcıları bunu yapmıyorsa yeni sinemacılara söyleyecek pek söz yok. Oysaki çok da verimli olur bu arkadaşlarımız. En azından yılların deneyimi var bu arkadaşlarda. Sahip çıkılmıyor, sahip çıkma diye bir olay yok.
Yakup Sancı: Dizi yönetmenleri sinema çekemez deniliyor. Siz buna katılıyor musunuz?
Agah Özgüç: Sinema ile diziler arasında çok fark var. Sinema ayrı bir şey… Her ne kadar ikisi de sinema başlığı altında çekiliyorsa da ikisini birbirinden ayırmak gerek. Her dizi çeken yönetmen sinema filmi çekemiyor. Yine sinema çeken bir yönetmende dizi çekemiyor. Mesela Hüseyin Karakaş Çok iyi diziler çekmiştir ama sinema filmi çekti başarılı olamadı. Mesela Zeki Ökten Türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden ama dizi çekmeyi sevmiyor. Çektiği zaman da olmuyor, ısınamıyor, onun için dizi ile sinemayı ayırmak gerek.
Yakup Sancı: Yeşilçam da bunu çok yaptı. Birçok filmin tekrarı çekildi. Şimdi dizilerde de geriye dönüş var. Yeni film yeni hikaye çekmek yerine neden çekilmiş bir hikayeyi tekrar çekiyoruz?
Agah Özgüç: Ben dizi seyretmiyorum. Lastik gibi uzatılan laflar. Bir de şöyle bir olay var. Eski efsane oluş, kült olmuş, klasik olmuş filmleri yeniden çekmek de yanlış. Hiçbir zaman Metin Erksan’ın ‘’Acı Hayatı’’filmini 10 defa da çekseler, dizi de yapsalar, ne yaparlarsa yapsalar hiçbir zaman ilk çekilmiş filmin karizmasını kırması mümkün değil. Yapılan tekrarları görüyoruz. Yeni öyküler, yeni konular çekmeleri gerekir. Diziler içinde öyle. Mesela Halit Refiğ’in çektiği ilk dizi. Türk sinema tarihinin ilk dizisi… “Aşk-ı memnu” tekrar çekiliyor. İlkini aşması mümkün değil. O bir efsane olmuş. Menduh Ün “Üç arkadaş” çekmiş 1959 yılında. Çok büyük bir film… Bu filmin de ikincisi çekildi, çuvallandı. O dönemin oyuncuları başkaydı. Bir Salih tozan vardı. Semih Sezerli vardı. Bunlar gibi dev oyuncular vardı.
Gazete haberlerinden bile film yapılabilir
O kadar çok konu var ki ülkenizde. Gazete haberlerinden bile bir konu çıkarıp film yapabilirsiniz. Bunu yapmıyorlar. Birilerinin kolayına geliyor herhalde. Yıllar önce çekilmiş filmlerin tekrarını yapıyorlar ama olmuyor.
“’Vurun Kahpeye” üç defa çekildi. Bakıyorsunuz en iyisi yine ilk çekilen
Evet, bunu Yeşilçam da yaptı zamanında. Mesela ‘’Vurun Kahpeye’’ üç defa çekildi. Bakıyorsunuz en iyisi yine ilk çekilen. Şimdi merak ediyorum İstanbul’un fethini yeniden çekeceklermiş. İstanbul’un fethi çekildiğinde yıl 1952. O dönem birçok şey vardı. Şimdi bunların pek çoğu yok, yıkıldı. Bu olmayanları maketlerle bilgisayar yardımı ile yapacaklar ama ben sanmıyorum ilk filmi aşsın.
Yakup Sancı: Bu sezon vizyondakilere girecek olan filmler içinde favoriniz hangisi?
Agah Özgüç: Bu sezon vizyona girecek yeni filmler var. Türk sinemasının nerede, hangi sınırda olduğunu bu filmler belirleyecek. Zor bir sezon yaşanacağını sanıyorum. Umutları yitirmemek lazım ama Türk sineması zor günler yaşayacak diye düşünüyorum. Hem film sayısı, hem de bir çok filmin çok kötü çekiliyor olması karamsarlık yaratıyor. Daha çok kişisel filmler seyredeceğiz. Türk sinemasının durumu bu sezon, ak mı? Kara mı? Belli olacak.
Bu sezonun banko filmi, Zeki Demirkubuz’un “Kıskanmak” filmi
Antalya film festivaline 40-50 film başvurusu olduğu söyleniyor. Tabi bu filmlerin hepsinin yarışması mümkün değil. Önce elenecek. Benim beklediğim filmlerden bir tanesi Zeki Demirkubuz’un ‘’Kıskanmak’’ adlı bir edebiyat uyarlaması. Zeki Demirkubuz’un daha önce yaptığı çok güzel filmler var mesela ‘’Masumiyet’’. Burada farklı olan şu… Bir dönem filmi olduğu için diğerlerinden daha geniş bütçe ile yapılan bir film. Onun için herkesin merakla beklediği, merak ettiği bir film. Bir dönemi anlatan film… Kalabalık sahneleri var. Dönem filmleri yapmak çok zor bir iş onun için beklenilen ve merak edilen film Zeki Demirkubuz’un ‘’Kıskanmak’’. Bunun dışında beklediğim bir film yok. ‘’Kıskanmak’’ banko diye düşünüyorum.
Yakup Sancı: Büyük bütçelerle çekilen başka filmler de var. Mesela Yahşi Batı… Sizce başarılı olur mu?
Agah Özgüç: Yahşi Batı’nın ne olacağı belli değil. Cem Yılmaz’ın ilk yaptığı filmler tabi ki gişede parlak sonuçlar aldı. Sinemasal olarak eli ayağı düzgün filmler yaptı ama bu filmler daha çok halka dönük filmler, ticari filmler. Yıllar önce jönlerimizin hepsi kovboy oldular. Cem Yılmaz bir kovboy kasabası kurdu. Daha önce böyle bir kasabayı Nuri Akıncı, Ahmet Sert kurmuştu. Bekleniyor, herhalde fantastik komedi filmi olacak. Farklı olacağı kesin. Maddi olarak güçlü bir bütçe ile çekiliyor. Seyredilip unutulacak fantastik bir film gibi geliyor bana. Bekleyip göreceğiz.
Yeni Star anlayışına yakın duran Kenan İmirzalıoğlu görünüyor.
Bir de merak edilen Uğur Yücel’in çektiği bir film var. Çünkü orada Kenan İmirzalıoğlu oynuyor. Türk sinemasında Star sistemi diye bir olay yok. Bu sistem bitti. Yeşilçam döneminden Şener Şen, günümüz jönlerinden yeni Star anlayışına yakın duran Kenan İmirzalıoğlu görünüyor.
Yakup Sancı: Recep İvedik filmlerini nasıl buluyorsunuz?
Agah Özgüç: Şahan Gökbakar yaptığı filmler de bir gerçeği anlatmak istiyor. Bunu yaparken de çok kaba bir dil ile anlatıyor. Argo edebiyatını kullanıyor. Argo edebiyatı eskiden de işlendi ama Şahan Gökbakar filmlerinde takıldığım bir nokta. Halk kahramanı! Nasıl bir halk kahramanı bu? Böyle bir halk kahramanı mı olur? Halk kahramanı bir maganda olmaz ki. Halk kahramanı aydın bir kişidir. Bu filmler kuyruklu yıldız. Yarın unutulacak filmler. Tarihe girecek tek tarafı seyirci patlaması oluşturması, gişe rekoru kırmış olması. Gişe rekoru kıran bir film ille de iyi filmdir demek doğru değildir. Bu para meselesi… Reklamı iyi yapıyor. Afişleri, bilbortları süslüyor. Gazete ilanlarını veriyor. Halk da merak ediyor tabi. Dediğim gibi tek özelliği gişe rekoru kırmış olmasından dolayı tarihe geçecek. Başka hiçbir özelliği olmayan bir film…
Yakup Sancı: Mahsun Kırmızıgül filmlerini beğeniyor musunuz?
Agah Özgüç: Mahsun Kırmızıgül enteresan biri. Ben onu daha evvelden tanırım. O zamanlar ünlü olmamıştı. Aslında iyi bir kumaş… Yalnız, o da şöyle bir şey yapıyor. Her yaptığı filmde 20 tane hikaye anlatıyor. Hal bu ki bir gün gelecek hikaye bulamayacak. Bir hikaye üzerinde yoğunlaşırsa daha sinemasal düzeyi ortaya çıkmış olur. Çok iyi öyküler yakalıyor. Bir huzurevini anlatıyor. Çok enteresan. Zaten iş yapmasının en büyük nedenlerinden biri bu… Orta yaş insanlarının yaşamını anlatıyor. Fakat hikayeden hikayeye geçiyor. Son yaptığı ‘’Güneşi Gördüm’’ de 5 tane hikaye var. Hikayeleri harcıyor. Bir konu üzerinde yoğunlaşırsa daha başarılı olur, bu konuya kafa yorması gerekir. Bir konuda yoğunlaştığı zaman Mahsun Kırmızıgül’ün değeri o zaman daha iyi anlaşılır. Hikayeden hikayeye atlaması. Filmin akışını değiştiriyor. İzleyicinin kafasını karıştırıyor. Tek konuda yoğunlaştığında daha güzel işler yapar diye düşünüyorum.
Sinema Tutkusu Çocuklukta Başlar
Eylül 30, 2009
Yakup Sancı: 1940 yılında İstanbul’da doğdu. Asıl adı: Çağlan Övet’tir. Sinema salonuna girdiği zaman loş ışıklar kırmızı lambalar yanıyordu geçip koltuğuna oturdu. Karşısındaki kadife perde açılıp, beyaz perde oldu. Hiçbir zaman gidemeyeceğini düşündüğü yerlerdi, izlediği kısa filmde gördüğü yerler. Hiçbir zaman olamayacağı insanlarla, hiçbir zaman yaşayamayacağını düşündüğü bir macerayı yaşıyordu. Sinemanın büyüsü içine işlemeye başlamıştı çoktan. 1950-1960′lı yıllarda, ailelerin en çok tercih ettiği gerek eğlence gerek eğitici tek yer sinemaydı. Haftanın 2 günü her aile muhakkak bir film seyretmek için sinema salonlarına gidiyordu. Engin Çağlar, 12-13 yaşlarında dünya sinemasının devlerini sinemada tanıdı. Şişli Terakki Lisesini bitirdi. Robert Kolejinde ve Hildesheim Güzel Sanatlar okulunda okudu. Yeşilçam sinemasında bir dönem star olacağını ve damgasını vuracağını hayal bile edemiyor, sadece hiçbir zaman diyordu.
Engin Çağlar: 18 yaşından itibaren Türk sinemasının oyuncularını takip ettim. Ayhan Işık, Eşref Kolçak, Fikret Hakan, kemal sunal, Göksel Arsoy, Orhan Günşiray gibi, filmi baştan sona götüren oyuncuları izledim. Kafama sinema hayalini sokan Neriman Köksal ile Orhan Günşiray’ın oynadığı ‘Fosforlu Cevriye’ filmidir. Neriman ablanın vuran kıran bir kadını oynadığı, Orhan Günşiray’ın ona yardım ettiği ve sonunda büyük bir sürpriz ile biten bahriyeli bir subayın Türkiye ye zarar verecek bir konuyu işlediği bir filmdi. Sektörün içinde olmayı düşündüğüm an bu filmden çıktığım andır. Türk filmciliğine girmem 10 yıl sonra kısmet oldu. Ses mecmuasında 1968 yılında yapılan yarışmaya girdim. Sanırım 4000 kişi kadar müracaat vardı. Bir boy ve bir portre fotoğrafı ile müracaat ettim. Fotoğraftan yapılan ilk elemeyi kazanan 150 kişi içinde ben de vardım. İkinci eleme için mecmuanın olduğu yerde canlı eleme yapıldı. Firma sahipleri, mecmuanın yazarları karşısında elemeye tabi tutulduk.15 gün sonra eve gelen mektupta ilk 10 kişi arasında olduğum bildirildi. 10 kız 10 erkek finalist olarak Acar film platosuna davet edildik. Çift çift fotojenik miyiz diye reklam filmlerimizi çektiler. Daha sonra Ses mecmuasında ilan edilen ilk üç erkek finalistin içinde bende vardım.
Yakup Sancı: Diğer finalistler de sizin gibi, sinemada uzun soluklu çalıştılar mı?
Engin Çağlar: Bu arkadaşlar 3-5 filmde oynadılar sonra piyasadan çekildiler. Box office Yarışma sonrası bizler ile röportajlar, haberler, tanıtımlar yaptılar. Özelliklerimizi anlatan yazılar yazdılar. Ama 6 ay film piyasasından beni kimse aramadı. Bugün sinemacılığın zor olduğunu bir takım guruplarda olmak lazım geldiğini, şöhretin devamlı olması gerektiğini anladım. Yarışmadan 6 ay sonra, Osman Seden’in sahibi olduğu Kemal filmden beni aradılar. Kasımpaşa daki Kemal film platosuna gittim. Orada dönemin en bilinen kadın yönetmeni Bilge Olgaç beni karşıladı. Fatma Girik ile ”Öksüz” diye bir filme başlayacağını söyledi. Film için erkek oyuncu arayışındaymış bana kaç filmde oynadığımı sordu. Ben ”Filmde oynamadım” dedim. ”Kimse seni aramadı mı?”dedi. Bende, ”kimse aramadı” dedim. ”Nasıl olur da seni kimse görmez Allah Allah” dedi. ”Hemen anlaşma yapıyoruz ve 15 gün sonra Fatma Girik ile başrol oynuyorsun” dedi. İlk filmimi Fatma Girik ile Bilge Olgaç yönetiminde çektim. Öksüz filmi önemli bir fragman filmdi o sene. Hikayesi de çok güzeldi. Antalya film festivaline girdik. Filmin ödül alması gerekirken o yıl en iyi film ödülü vermediler. En iyi kamera ödülünü Ali Yaver aldı. İlk filmim diye bana ödül vermediler.
Yakup Sancı: İlk filmi olana ödül vermiyorlar mıydı?
Engin Çağlar: Evet, daha yeni, ilk filmi, ne olacağı belli değil gibi bahaneler vardı.
Bu filmden sonra dönemin en iyi firmalarından Pesen film’e Türkan Şoray ile ”Kadın Değil Baş Belası”, yine Türkan Şoray ile ”Günah Bende Mi?” diye iki film çektim. Bu filmler bittikten sonra Sine film’de yine Türkan Şoray ile ”Bana Derler Fosforlu” filminde oynadım. Ardından Akün film’e Hülya Koçyiğit ile ”Kınalı Yapımcak” filmini çektik. Daha sonra Türker İnanoğlu’nun Erler film için Filiz Akın ile ”Hüzünlü Aşk” filmini yaptım.
Sinemaya yeni giren bir erkek oyuncu için o dönemin 4 baş kadın oyuncusu, 4 yapraklı yonca ile oynamakla birlikte büyük bir üne kavuştum. Daha sonra Selda Alkor, Esen Püsküllü, Hale Soygazi, Hülya Darcan gibi oyuncuları ile filmler çektim. Sinemanın bütün kadın oyuncuları ile çalıştım. 1970′li yıllarda Türk sinemasının çok önemli bir yönetmeni olan Metin Erksan’ın yönetiminde Emel Sayın ile bir çok filmde oynadık. Bu filmler halk tarafından çok izlendi ve Saner filme büyük kazanç ve prestij sağladı.Türk sinemasında Metin Erksan ile en çok film çeken erkek oyuncu benim.
Yakup Sancı: Kaç filminiz var?
Engin Çağlar: 70′den fazla fragman filmim var. Bunların hepsi başrolünü oynadığım filmler. Orhan Aksoy, Halit Refiğ, Ülkü Erakalın, Natuk Baytan, Seyfi Havaeri, Mehmet Dinler, Nevzat Pesen, Çetin Karamanbey, Yılmaz Atadeniz, Osman Seden, Temel Gürsu, Zeki Ökten, Hulki Saner gibi dönemin çok önemli yönetmenleri ile çalışma fırsatı buldum. 1968-1974 arası, 6 yılda 42 filmde oynadım. Bunların 19 tanesi siyah beyaz. 1974 de sinemanın duraklaması… Seks filmlerinin ortaya çıkması’ Anarşi olayları, insanların sinemaya gitmemesi gibi nedenlerle sinemadan uzaklaştım ve 1980 yılına kadar hiç film çekmedim. 1980 den sonra Banu Alkan ile ”İlişki” Hülya Avşar ile ”Dağlı Güvercin” Meral Zeren ”Şaşkın Gelin” gibi 20′nin üzerinde vizyon filmde daha oynadım.
Yakup Sancı: Diziler de çalıştınız bir süre değil mi?
Engin Çağlar: Evet. 1990′lı yıllarda da tele vizyondakiler dizilerinde oynadım.”El Kızı” , ”Varsayalım Böyleyiz” ve ”Ana Kuzusu”nda Perihan Savaş ile ”Yasemin”ve”Günah”da Sibel Turnagöl’le oynadım. Bunların yanı sıra ‘Akif Bey’, ‘Dilan’ gibi dizilerin de başrol oyuncusuyum.2008 de Sefa Önal’ın senaryosunu yazıp yönettiği sinema filmi olan”Hicran Sokağı”nda oynadım. Son olarak TRT’nin dizisi ‘Kırmızı Işık” da oğlum Eser ile filmin baş rolünü paylaştık. Bu bir baba oğlu hikayesidir.
Yakup Sancı: Sinema dışında yaptığınız bir iş var mı?
Engin Çağlar: Evet. Öğretmen Yayınları adli bir kuruluşumuz var. Bu Firma benden de büyük. Babam ve annem İlkokul öğretmenleriydi. Mesleği gereği babam ilkokulda ihtiyaç duyulan gereçleri bildiği için bu firmayı 1938′de kurmuş. 1974 yıldan beri de ben işin başına geçtim. Şimdi oğlum Eser ile birlikte baba mesleğini yapıyor, burada çalışıyoruz.
Yakup Sancı: Sizin döneminiz ile şimdi ki dönemi kıyaslayacak olursak ne gibi değişiklikler var sinemamızda?
Engin Çağlar: Teknik olarak çok üst düzeyde, gerek kamera ve objektif, gerek ışık, gerek sesli çekimler için her türlü üst düzey malzemeler kullanılıyor. Bizim zamanımızda bu malzemeler yoktu. Bunun çok sıkıntısını çektik. Şimdi oyuncuların kendilerini role konsantre etmesi için bütün olanaklar var. Setlere gidiş, gelişleri rahat, çalıştıkları mekanlar son derece konforlu. Bizim zamanımızda oyuncu arkadaşlar için kostüm değiştirecek yerlerimiz yoktu. Işıkların taşınmasında çok zorluklar yaşanırdı. Kışın çalıştığımız mekanlar da soğuktan ağzımızdan buharlar çıkardı. Ekonomik zorluklardan dolayı zengin sahnelerini çekmekte çok zorlanırdık.
Yakup Sancı: Yeşilçam’ın büyüsü nedir? Aradan yıllar geçmiş olmasına, defalarca sinemalarda gösterilip televizyonlarda yayınlanmasına rağmen neden hala izlenir bu filmler?
Engin Çağlar: Sektörde çalışan insanlar bütün akıllarını, zihinlerini, bilgilerini işlerine verdikleri, bütün oyuncular sevgi ile birbirlerine baktıkları için. O dönemin filmlerinde müthiş bir içtenlik ve samimiyet göze çarpar ve bu sevgi seyirciye yansır.1952′lerden 1974′e kadar bu filmlerdeki içtenlik ve samimiyeti izleyicinin hissetmesi ve günümüze kadar da hala izleniyor olmasının nedeni bu olsa gerek.
Yakup Sancı: Sinemamızda bir gelişme var mı? Yoksa var diye kendimizi mi aldatıyoruz? Teknoloji sinemayı ne kadar gelişmiş gösterir?
Engin Çağlar: Sinemamızda gelişme teknik olarak var ama Türk sinemasını daha ileriye götürecek bir gelişme yok. O dönem Türk sineması oyuncu sineması. Türk insanı kendinden olan hikayeyi kendi içinden çıkan birinin oynamasını benimsiyordu, zevk alıyordu. Onun için Türk filmlerini seviyor, Türk insanı.
Yakup Sancı: Usta çırak ilişkisi sizce devam ediyor mu?
Engin Çağlar: Usta çırak ilişkisi hayır, devam etmiyor. Şimdi kimse ustasını kabul etmiyor. Şimdi üniversiteden mezun olan çocuklar, ben oldum diyor. Kendilerini usta görüyorlar. Ama çektikleri filmler izleyici bulamıyor. Bu nasıl ustalık! Kendilerini meslek olarak bu işe verenler ve kendini geliştirenler, sinemayı takip edenler öne çıkıyor. Ama sinemayı meslek olarak değil de başka işler için vasıta yapanlar bir süre sonra silinip gidiyor.
Yakup Sancı: Sinema size maddi manevi ne kazandırdı? Ne kaybettirdi?
Engin Çağlar: Türkiye de sinema oyuncusundan daha çok sevilen bir meslek yoktur. Türk sinema oyuncularına gösterilen sevgi Cumhurbaşkanına, Başbakana bile nasip olmamıştır. Manevi olarak en üst mertebeye gelmiş insanlardır sinema oyuncuları. Maddi olarak olması lazım gelenin çok altında bir kazancımız oldu. Türkiye de telif hakları yasası olmadığı için oyuncu, yönetmen, teknik ekip ve diğer çalışanlar layık oldukları varlığa kavuşamamışlardır. Oyuncular da ancak hayatlarının belirli yaşlarında çalışmışlardır. Dünya sinemasında ise oyuncular ileriki yaşlarda bile rahatlıkla iş yapabiliyorlar.
Yakup Sancı: Ortak yapımlarla dünyaya açılabilir miyiz?
Engin Çağlar: Türk sinemasının gerek Avrupa gerek dünya sinemasına damga vuracağını sanmıyorum. En iyi döneminde Yunanistan, Suriye, İran, Beyrut, Mısır gibi ülkelerle yapılan ortak yapımlarla yurt dışına çıkma imkanı buldu. Şu anda Avrupa da katıldığı festivallere rağmen yurt içinde Türk seyircisine fazla ulaşamadı. Bundan sonra da ulaşacağını düşünmüyorum. Ben filmin çok seyirci tarafından seyredilmesi taraftarıyım. Bir iş yapıyorsun hem verilen emeğin karşılığını almak hem de orada anlatmak istediğin mesajı daha büyük kitlelere ulaştırmak gerekir.
Yakup Sancı: Devletin sinema politikası nasıl olmalı? Sinemamızın dünyaya açılması için neler yapmalı?
Engin Çağlar: Amerika nasıl kendi sinemasını dünya’ya anlatıyor, nasıl sempatik görünüyor ve para kazanıyorsa, Hint sineması, İran sineması da dünyaya açılıp kendini sevimli gösteriyor. Türk sinemasını da bu yola sokmak lazım, ama insanların çabası yeterli değil. Hükümetlerin de sinemaya yardımcı olması lazım. Bakanlık bazı projelere para vererek yardımcı olduğunu sanıyor. Hal bu ki filmin kalitesine göre vergi indirimleri Türk sinemasını yabancı sinemaya karşı koruyucu tedbirler alınması gerekli. Çalışanlara özel imkanlar düşünülmeli ve Türk sinemasının ilerlemesi için bu düşünceler eyleme geçmeli.
Yakup Sancı: Engin Çağlar ne tür filmler izler ve nasıl bir filmde oynamak ister?
Engin Çağlar: Ben değişik ülkelerde geçen hareketli macera filmleri izlemeyi seviyorum. Hem ülke genelinden bilgi verdiği için hem sinemanın bir hareket aracı olduğu için. Bugüne kadar hem salon filmlerinde romantik delikanlı rolleri oynadım, hem avantür filmlerdeki tabancalı, kavgalı, dövüşlü sahnelerde oynadım, hem de at üstünde bir elde kılıç tarihi dönem filmlerinde oynadım. Osmanlı ve Türk tarihi içindeki bir şahsın 30dan 80′li yaşlara kadar olan fiziki gelişimini gösterecek bir rolde oynamak istiyorum. 30 ile 80 yaşı aynı kişinin oynaması için günümüzde teknik olanaklar yeterli.
Yakup Sancı: Bizimle bir anı paylaşır mısınız?
Engin Çağlar: Bakırköy Ruh ve Sinir hastanesinde çekim yapıyoruz. Benim sahnem alındı. Ekip binanın başka bir bölümünde çalışmak için mekan değişikliğine gidiyor. Benim gözüm kesmiyor yoruldum burada oturmak istiyorum dedim. Ekip diğer bölüme gitti. Orada otururken uyuyakalmışım, vakit epey geçmiş, ekip beni orada unutup gitmiş. Ben hemşireyi buldum. Dedim ki hemşire hanım burada çekim yapıyorduk uyuyakalmışım ekip beni bırakıp gitmiş kapıyı açında ben gideyim. Hemşire ”daha iyi bir bahane bul” dedi. Hemşire hanım ben oyuncuyum bakın burada çekim yaptık dedim. Hemşire; ”burada herkes kendini artist sanıyor zaten” dedi kapıyı açmadı. O zamanlar cep telefonu yeni çıkmıştı aklıma geldi aradım prodüksiyonu. Gelin beni çıkartın buradan, hemşire kapıyı açmıyor dedim. Nasıl ettiler bilmiyorum başhekimi mi aradılar ne yaptılarsa gece beni hastaneden çıkarttılar.
Aliye Rona
Eylül 8, 2009
“Oğul… Oğul! Kanımızı yerde koma oğul!”
1913 Suriye doğumlu. Beyoğlu Akşam Kız Sanat Okulu’nda okudu. 1930′ların sonlarında Kadıköy Halkevi’nde amatör olarak tiyatro oyunculuğuna başladı. Ulvi Uraz, Avni Dilligil ve Arena tiyatrolarında sahneye çıktı. İzmir Şehir Tiyatrosu’nda birlikte çalıştığı Zihni Rona ile evlendi. 1947′de Kerim’in Çilesi filmiyle sinemaya başladı. Biyografisinden de anlaşıldığı gibi Pek çok filmde, karakter rollerini başarı ile canlandırmıştır. Kötü kadın karakterlerini ustalıkla oynayan Rona, bu etiketin üstüne yapıştığının farkındaydı. Canlandırdığı karakterler sayesinde, sinema izleyicisinin nefretini kazandığını bildiği gibi. Ancak şunu da biliyordu ki… Halk kızıyorsa bir oyuncuya rolünü iyi oynamış, işini iyi yapmış demektir. Halk, bu hakkı bir yandan kızarken bir yandan da teslim ediyordu. ‘’Atatürk’ün annesini oynamadan ölmeyeceğim” diyen, zulüm eden kötü kadın Rona, hayatının son döneminde oldukça yalnız kalmış, ve yalnızlığın zulmünü çekmiştir. Ömrünün son günlerinde Pendik’te bulunan bir huzur evinde kalıyordu. Yine bu huzur evinde yaşanan sağlık ve şiddet olayları televizyonlarda gündeme gelmiş, Aliye Rona bu huzur evinde çok kötü bir halde bulunmuştu. Ölmeden önceki son dileğini maalesef gerçekleştiremedi. Atatürk’ün annesini oynayamadan 27 Ağustos 1996 Yılında aramızdan ayrıldı. Aliye Rona için, Yeşilçam vizyon emekçisi, bazı çalışma arkadaşlarının görüşleri… Avni Dilligil benim hocamdı. Aliye Rona da kız kardeşi. Çok iyi bir karakter oyuncusuydu. Çok iyi bir tiyatro oyuncusuydu. Yerini dolduran olmadı. Ahmet Şendil – Sinema ve Tiyatro Sanatçısı Tiyatro tarihinin en iyi oyuncularından biridir. Çok güzel bir İnsan… Tiyatro’dan ayrılıp sinema’ya merhaba dedikten sonra bir daha reklam tiyatro’ya dönmeyen bir kraliçe. Ali Güney -Sinema ve Tiyatro sanatçısı En az 50-60 filmde, dev kadrolarla çalıştık. Üzüldüğüm tek şey bir kare fotoğrafım var elimde. Kaprisli biri değildi. Çok uyumlu bir kişi diyebilirim. (Set Amiri Godzilla,) Selahattin Geçgel Türk sinemasına gelmiş geçmiş en güzel ablalardan bir tanesidir. Anne rollerinde ana karakteri oynayan en başarılı oyuncularımızdandı. İnsanlara karşı saygılı, sevgili güzel ablamızdı. Ama ne var ki kader utansın. Sinema sahip çıkmadı. Huzur evinde ölecek bir insan değildi. Türk sinemasına gelmiş geçmiş en iyi bayan karakter oyunculardan bir ablamızdı. Talihsiz bir yangında hayatını kaybetti. Yıllarını verdiği Sinema sahip çıkmadı. Kendine bakılması için bir huzur evinde son nefesini verdi. İhsan Gedik – Sinema Sanatçısı Türk sinemasının bir çınarıydı Aliye Rona. Hakikaten bir çınardı. Ve bayan karakter oyuncularının da kraliçesiydi. Çok sayıda ödülü vardı. Kimse kimsenin yerini dolduramıyor zaten ama, Aliye Rona ‘nın yerine sahip birilerinin daha gelemeyeceği bir yere sahipti. Yalnızlığı hak etmedi. Huzurevine layık biri değildi. Huzurevine yakışmıyordu. Hiçbir oyuncumuz huzurevine yakışmıyor aslında. Saray gibi evlerde yaşamak ve ölmek ona yakışanıydı. Aliye Ronalar ölmez, ölmez, ölmez. Bunlar her zaman yaşayacak olan isimlerdir. Dündar Aydınlı – Sinema Sanatçısı Sinemaya tiyatrodan gelmiş müthiş bir oyuncuydu. Bu oyuncuların hakkı bu değildi. Onlarda ucu ucuna yaşadı. Evi yoktu. Kirada oturuyordu. Hiç evlenemedi. Abisi Avni Dilligil ile Aliye Rona işsiz kalmazlardı. Çalışır ve geçinirlerdi. Aliye Rona hem çok iyi bir oyuncu hem çok iyi bir insandı. Filmlerde canavar gibi göründüğüne bakmayın. O öyle biri değil iyi bir kadındı. Huzur evinde ölecek daha çok sinemacımız var. Bundan kültür bakanlığı utansın. Bunu özellikle nereye yazacaksan yaz. Bu ülkede yıllardır sinemaya emek vermiş biri huzur evinde ölüyorsa bunun için kültür bakanlığı utansın. Bilal inciye de adana belediyesi baktı.
Emekli olana kadar… Bundan utansınlar. Bu piyasada ondan bundan üç beş kuruş isteyip de geri ödemeyenlere sahtekar diyoruz, dolandırıcı diyoruz hiç de öyle değil. Çaresiz ödeyemiyor. Yok bir geliri. Bana göre kamera önünde ve arkasında olan herkes sanatçıdır. Sanat yapanlara ve sanatçıya yardım edenlere kötü demek hiç doğru değil. Bunların bir çoğu üç kuruşa muhtaç sa ki muhtaç. Bunun verilmesi lazım. Böyle büyük bir ülke olunur. Her gün vergi koyuyorlar, her gün zam koyuyorlar. Ama yıllarını sinemaya, sanata vermiş bir emekçiyi huzurevine hayatlarının sonlarını yaşatmak zorunda bırakıyorlar. Bunların hepsini hiç para almadan emekli yapacaksın. Birçok kişi sinemadan faydalanarak emekli oldular. Asıl sinemacılar olamadı. Bunların haklarını yediler. Emekli olsa hiç olmazsa ellerine bir kuruş haçlık geçmiş olurdu. Toki, binlerce konut yapıyor. Bir konut da emekçiler için yapıp bu emekçilerimizi yerleştirebilir. Devlet olmak budur. İrfan Atasoy – Sinema Sanatçısı, Yapımcı, Yönetmen
Nedret Güvenç
Ağustos 19, 2009
Bugün Türk tiyatrosunun yaşayan iki efsane oyuncusun’dan Nedret Güvenç’in (Diğeri Yıldız Kenter) bilinen yaşam öyküsüne kendi yorumumu da katarak onu anmak istiyorum. Nedret Hanım 1930 yılında İzmirde doğmuş. Bornova Orta Okulunda öğrenciyken ondört yaşında sahneye çıkıyor. Daha o zaman yolunu çizmiş. Tiyatroyu aklına koymuş. Okul temsillerinden birinde onu izleyen Yazar Necati Cumalı onun için oyun yazmış: Boş Beşik. Boş Beşik onun için yazılmış bir oyun. Demek ki yazar daha o zaman ondaki ışığı görmüş. 1948 Yılında onsekiz yaşında İzmir Şehir Tiyatrosuna giriyor. Hoca Avni Dilligil küçük bir tirad okuttuktan sonra, sesine bayılmış olacakki hemen kabul ediyor. Sonra 1950-51 sezonu İstanbul Şehir Tiyatrosuna giriyor.Yeşilçam serüvenide o yıllarda başlamış oluyor. Nedret Hanım, 1950 Yılında Yüzbaşı Tahsin ile sinemaya giriyor. Yüzbaşı Tahsin’i ve 1951 de Sürgün’ü sonradan eşi olan Şair ve Yazar Orhan Murat Arıburnu yönetiminde çeviriyor. Arıburnu o filmlerde hem oyuncu hem yönetmen. İki filmde paha biçilmez değerde özellikle Refik Halit Karay’ın Romanından alınan Sürgün. Yapılan dönem filmleri arasında ilk beşe girebilecek güzellikte. Yazar Sürgün’de 1924 de Sürgüne gönderilen dışarıda yaşamak zorunda bırakılan, kimi borç içinde, kimi merdiven altlarında, kimi pazarlamacılık yaparak hayatı sürdürmeye çalışan, borç içinde oradan oraya savrulan hanedan mensuplarını anlatıyor. Yüzbaşı Tahsin’de ise Şakir Paşa Ailesinden Yazar Halikarnas Balıkçısının küçük bir rolü var. Her ne hal ise konuyu dağıtmayalım. Nedret Hanım, 1960 yılına kadar Hem İstanbul Şehir Tiyatrosunda hem Yeşilçam’da özellikle Yeşilçam’da birbirinden güzel filmlerde baş rol oynuyor. Hıçkırık ve Beş Hasta Var. Beş Hasta Var’ı 6-7 yaşımda dedemin evinin bahçesine bitişik yazlık sinemada sinema salonu gibi tavan arasından izlemiştim. Hemen hemen her akşam izlemiş olacağım ki yıllar sonra film TRT’de vizyonda gösterildiğinde plan plan hatırladım. Özellikle Nedret Güvenç’i Evlenmek zorunda kaldığı Osmanlı Paşasından ayrılarak önce pahalı fahişe ,sonra sokak aralarına düşerek düşerek kuduz hastası olan, kendisini kötü yola düşüren beş kişiyi ısırarak intikam alan Belkıs rolünde unutulacak gibi değil. Filmde Refik Kemal Arduman, Muzaffer Tema ve Sadri Alışık’ın da önemli rolleri var. Nedret Hanım 1960 kadar çeşitli filmlerde başrol oynuyor. 1960 Yılında Devlet Tiyatroları (Cüneyt Gökçer) onu Ankara’ya davet ediyor.1960-1961 Sezonu. Ankara dönüşü çalışmak zorunda. Bu arada Kemal Flim’den sıradan bir Ayşecik filmi için teklif alır ve hayatının hatasını yaparak karakter rollerine geçer. Bu filmden sonra sıradan bir çok filmde irili-ufaklı önemli-önemsiz her video rolü oynar. Günümüzde onun eline su dökemeyecek kadın oyuncuların 65 -68 yaşlarına kadar başrol oynadığı düşünülürse 30 yaşın anne ve yardımcı roller için çok erken bir yaş olduğu görülür. Bir ropörtajında kendiside hatasını itiraf ediyor. Nedret Hanımın 1960 lardan sonra sinema kariyeri ile tiyatro kariyeri ters orantılı ilerliyor, biri yükseliyor diğeri alçalıyor. Yükselişe geçen tabiki tiyatro. Sinemada 1964 yılında Kötü Tohum ile Antalya Film festivalinde En Başarılı Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alıyor. İstanbul Şehir Tiyatrosundaki başarıları birbirini izliyor, Muzaffer Aslan’la oynadığı vizyondaki Beyaz Güvercin dört ay kapalı gişe oynuyor. Sonunda oyunun adı ile anılmaya başlıyor. Beyaz Güvercin. Cyrano De Bergerag’daki Roksanne rolü ile Kültür Bakanlığı Onur Ödülü, Günden Gece’ye de Avni Dilligil En Başarılı Kadın Oyuncu ödülünü alıyor. Seslendirmelere devam ediyor, devamlı Pervin Par’ı aradabir de diğerlerini konuşuyor. 1974 de yönetmenliğe başlıyor, ilk yönettiği oyun En Büyük Kumar. Sonra Bernarda Alba’nın Evi, Seher Vakti, Erkek Satı vs. gibi onbeşe yakın oyun yönetiyor. Bu arada tv dizilerinde arada birde olsa sinema filmlerinde kendisine yakışan rollerde izliyoruz sanatçıyı. Örneğin Gurur, Belkıs Hanım’ın Konağı, Devlet Başa Kuzgun Leşe ve çok güzel bir sinema filmi Yalı. Yalı’daki rolü hem çok önemli hem başrol hemde kendi kişiliği ile çok özdeşleşen, yakışan bir rol. Üstüne cuk oturmuş derler, onun gibi birşey. 1995 de Şehir tiyatroların’dan emekli oluyor. Emekli olmadan yönettiği ve oynadığı son oyun zannedersem çağdaş tiyatronun kurucularından Norveçli Oyun yazarı Henrik İbsen’in (l828-1906) Hortlaklar oyunu idi. Çok Şükür fragman izlemek nasip oldu. Sanatçı nın emeklisi olmaz derler Nedret Hanım’dan hiç olmaz. Boş durmuyor. Özel Tiyatrolara başlıyor Rahmetli Haluk Kurdoğlu ile Eskimeyen Oyun’da oynuyor. Yine Ödüller alıyor (Afife Jale Ödülü). Toron Karacaoğlu ile oynuyor. 1944 de 14 yaşında başladığı tiyatroya 65 yıldır çok sağlam ve onurlu bir şekilde devam ediyor. Sağlıklı ve uzun ömür diliyor. Onu izlemekten bıkmadığımızı, izlemek istediğimizi yinelemek istiyorum. Saygılarımızla
Adalet Cimcoz
Ağustos 12, 2009
1910 temmuz ‘unda Çanakkale kilitbahir’ de doğan oyuncu Adalet Cimcoz’u doğumunun 99. yılında yaşam öyküsünü hatırlatarak anmak istedik. 13 Mart 1970 de kanserden öldüğünde 60 yaşında idi. Sesindeki sihir ne idi ki? altmış yaşına rağmen bir genç kız sesi gibi ışıltılı, kulağımızda çın çın çınlar, o güzel akıcı diksiyonu ve pırıl pırıl türkçesi ile hepimizi sarıp sarmalardı. Adalet Cimcoz Almanya’da eğitim gördü. Yeditepe, Varlık, Yeni Ufuklar gibi edebiyat dergilerinde şiir, öykü ve kitap tanıtım yazıları yazan Cimcoz B.Brecht, G.Büchner, F.Kafka gibi yazarları türkçeye çevirdi. Kafka’dan çevirdiği ‘Milena’ya Mektuplar’ 1962 yılında T.D.K Çeviri Ödülünü aldı. Dublajcılığı bir raslantı sonucu başlıyor.
1931 de Ağabeyi Ferdi Tayfur ( O yıllarda Lorel Hardy’i seslendiriyor) eşi Melek ile İpek Film Vizyon sinema stüdyosunda seslendirme yapmaktadırlar. Melek’in hastalandığı bir gün Ferdi Tayfur kızkardeşini çağırır. Böylece Adalet’in Dublaj kraliçeliği yolu açılmış olur. Bir taraftan’da Beyoğlu’nda ilk sanat galerisini kurar.( Maya) Maya devrin entellektüellerinin toplandığı bir mekandır. Hafta, Salon, Tasvir, Aydede gibi gazetelerde dedikodu yazıları yazar, köşesinin adı Fitne Fücur’dur. Böylece Türkiye’de ilk dedikodu yazarlığınıda o başlatmış olur. Sitemizdeki vizyon Sayfasinda onun sadece Türkan Şoray fragman seslendirmelerine yer verilmiş, sadece o mu? Ondan evvel Belgin Doruk, Muhterem Nur ve Sezer Sezin’i hep o konuşur. Daha sonra Fatma Girik, Türkan Şoray, Filiz Akın perdede hep onun sesi ile hayat bulur. Türk sinemasının birçok ünlü yıldızını sesi ile dile getiren bu muhteşem kadın ‘ın ölümünden sonra dağılan sahaf vitrinlerine düşen fotoğraflarını toparlayarak Adalet Cimcoz (Bir Yaşam Öyküsü Fragmanı) adlı kitabı YKB. yayınlarından yayınlayan Gazeteci Mine Söğüt’ e teşekkür ediyor kitabın ve adalet hanımın yeniden gündeme gelmesine katkı yapmak istiyoruz. Hatırasına saygı ile.
Azra Erhat’tan bir Adalet Cimcoz yorumu: “Adalet’in sesi neydi? Susup susmadığını, yok olup olmadığını ancak ne olduğunu kavramakla kestirebiliriz. Evet, çok yönlü bir sesi vardı Adalet Cimcoz’un. Türkân Şoray’ı da, Hülya Koçyiğit’i de, Belgin Doruk’u da dile getirirdi o. Radyoda sabundan, diş macunundan ya da kılık kıyafetten söz etti miydi bir “şey’ söylerdi hepimize. Kulağımızı diker, sesi bir yandan zevkimizi okşarken, öte yandan da sözü söz ve öz olarak çın çın dolaşırdı beynimizin kıvrımlarında, incecik bir gonk gibi bir oraya, bir buraya vurur, bir kıpırtı, bir canlılık uyandırırdı kafamızda. Vurucu, kışkırtıcı bir uyarıcılığı vardı Adalet’in. Sizi gördü mü, bir bakışta sarıverir tepeden tırnağa görüntünüzü, şişmanladınız mı, zayıfladınız mı, elbiseniz yakıştı mı, yakışmadı mı, keyifli misiniz, keyifsiz mi, hemen anlar, hemen de dile getirirdi düşündüğünü; ufacık bir taş atardı size.” (Azra Erhat, “Adalet’in Sesi,” Yeni Video Ufuklar, Mayıs 1970)
Akif Özkan ile
Temmuz 29, 2009
1972 yılında Manisa Kırkağaç da doğan Akif Özkan’ın da her çocuk gibi okuyunca ne olacağına dair kafasında bir sürü idealleri vardır. 1987 yılında, TRT de kameraman olan dayısı Mehmet Efe ve arkadaşı Haluk Cecen evlerine misafir olurlar. Dayısı Mehmet Efe’nin anlattığı anılardan etkilenen Akif Özkan dayısı gibi kameraman olmaya karar verir. Marmara güzel sanatlar fakültesinin sinema-Tv sınavlarını kazanarak sektör’e de adım atmış olur. İdeali olan kameramanlığa ulaşır. Kısa sürede çok güzel işlere imza atar. Fakat sektörün diğer branşlarını da denemek ister. Işık dekor, kurgu, reji yönetmenliği, derken bir dönem dizi ve film yönetmenliği yapma şansı bile bulur. 4 film ve bir de 13 bölüm dizi çeker. Sektörün bir çok alanında çalışan Akif Özkan kurgu yönetmenliğinin kendisi için daha doğru bir branş olduğuna karar verir. Setlerin tozunu yutup mutfağında pişen Akif Özkan ile bu haftaki söyleşimizi sinema sektöründe önemli bir branş olan kurgu üzerine yapıyoruz. Yakup Sancı: En son soracağım soruyu ilk başta soruyorum. Sektörün içinde olan bazı kişiler, sizin için çok iyi kurgu yönetmeni diyorlar. Siz kurgu da iyi olduğunuzu söyleyebilir misiniz? Akif Özkan: Bu tip sorulara cevap vermek bizlere değil, 3. Şahıslara düşer. Hem o arkadaşlarımızın adını da alayım da daha iyi davranayım bundan sonra. Şaka bir yana, gerçekten iyi olup olmadığımıza kendimiz değil, bizimle çalışanlar karar verebilir. Hem kurgu da diğer tüm branşlar gibi bir yorum işidir. Yani çalıştığımız kişiye göre iyi olup- olmadığımız değişir. Yakup Sancı: Onlarca kaset içinden yönetmenlerin çektiği ham görüntüleri istediğiniz tarzda işliyorsunuz. Sahneleri buluyor, birbirine montajlıyorsunuz. Bu sahne olmadı. Şunu şuraya çekelim, bunu şuraya alalım derken izleyicinin izlediği görüntüleri elde ediyorsunuz. Kurgunun sinema sanatında çok önemli bir yeri var. Kurgu yönetmenliği zor bir iş olsa gerek. Herkes kurgu yapabilir mi? Akif Özkan: Öncelikle fragman kurguyu kendi istediğimiz tarzda işlememiz mümkün değil. Yazılı senaryo metnine bağlı olarak yönetmenin çektiği görüntüler üzerinde düzenlememizi yaparız. Çok elzem durumlarda eldeki malzemeyle değişik bir sahne yaratabiliriz. Ama bunun kararını tek başımıza değil, ekip olarak veririz. Hikaye değişirse ve önceki versiyona göre çekilmiş bir sahne tekrar çekilemiyorsa bu tip durumlar oluşur. Bunun dışında kurgunun en güzel yanı, istediğimiz taktirde yapılmış eylemlerle ve tepkilerle farklı hikayeler oluşturabilmemizdir. Kurguyu herkes yapabilir mi sorusuna cevabım ise; kısa vadede hayır. Çünkü montajla başlayan bu birleştirme işleminin kurguya dönmesi uzun deneyimlerle sağlanabilir. Tepkiler, süreleri, ön arka esleri, nerede hangi ölçeğin daha doğru olacağı gibi seçimler kolay gibi görünse de yeni başlayan arkadaşlarımız ve asistanlarımız çoğu zaman fikrimizi almak ve çalıştıkları insanlara kabul ettirebilmek için yardımımızı isterler. Ayrıca ilk başta dediğim gibi; yönetmene göre kurgu ya da kurgucu değişir. Yakup Sancı: Şu anda yer aldığınız bir proje var mı? Akif Özkan: Son olarak Aşk Yakar dizisinin kurgusunu yaptım. Önümüzde ki günlerde TRT dizisinde aynı görevle devam edeceğim. Yakup Sancı: Sinemamız da usta çırak ilişkisi devam ediyor mu? Akif Özkan: Etmek zorunda. Çünkü kimse çırak olmadan o basamakları atlayamaz. Hem sorun sadece bir noktaya ulaşmak da değil; ilişkiler, kurulacak dialoglar, alınacak tavırlar, yani hayata dair ne varsa bu çıraklıklar sırasında öreniliyor. Yakup Sancı: Yaşadığınız en büyük vefasızlık bir video yönetmen olarak nedir? Akif Özkan: Ben sadece 2 sene yönetmenlik yaptım. Yapımcımın anlaşmalarından dolayı hep aynı kanala iş yaptık. Hiç bir zaman yaptığım işin bana yakışmadığını düşünmedim. İşi küçümsemedim. Hatta o kanala gün 4.üncüsü olduğumuz başarılı işler de yaptım. Fakat gün geldi, ben eski tanışığım olan yapımcılarla diğer kanallara iş yapmak istediğimi ve bana yönetmenlik vermelerini istediğimde, hüsrana uğradım. Çünkü yaptığım işi izlettirdiğimde çok beğendiler, fakat yayınlanan vizyonda kanalı duyduklarında olumsuz tepki verdiler. Elbette bu siyasi tercihleriydi ama unuttukları şey benim siyasi görüşüm de kendileriyle aynıydı:) Çözüm bulamadığım bu saçma görüşmeler sonunda baktım yönetmenlik öyle kolay alınmıyor, ee para da lazım, kurguya geri döndüm bende. Yakup Sancı: Sinemadaki gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Akif Özkan: Senaryolarımız her ne kadar kısır olsa da bu kadar çok işi vizyona sokabiliyor olmamız tamamen halkımızın bilinçli desteği ve seçimidir diye düşünüyor ve çok seviniyorum. Halen yapamadığımız birçok şey var. Teknik açıdan kendini geliştirmeyen eskiler ( yönetmenler) bari yenilere destek olsalar da daha ileri seviyede bir görselliğe ulaşabilsek. Çünkü hikaye – konu sıkıntılarını aşamayacağımız günler geldiğinde üretimimiz de durma noktasına gelecektir. Bari yeni teknolojilerle bir dönem atlatabiliriz. Yakup Sancı: Sinema-Tv dışında yaptığınız bir iş var mı? Akif Özkan: Ben daha hiç sinema filminde çalışamadım
Kısmet olmadı, bu sene beklentilerim var ama… Sektörüm dışında yaptığım işler yine aynı sektör içinde sayılır. 2 ayda bir Story board işi gelir ve onları çizerim. Bir reklam ajansında da proje danışmanlığı yapıyorum. Yakup Sancı: Bizimle, sektör içinde yaşadığınız bir anınızı paylaşır mısınız? Akif Özkan: Anı deyince o kadar çok yaşanmışlık geliyor ki akla, ama bir konu var ki paylaşmak isterim; 2. Yönetmenlik yaptığım bir iş vardı. İsimleri vermeyeceğim elbette. 2 bölüm iç içe çekmiştik diziyi. Sete bir telefon geldi ve yapımcı işi durdurun dedi. Hepimiz şaşırdık. Yönetmenle birlikte yapımcıya gittiğimiz de bir dvd de çektiğimiz bölümün kaba kurgusunu seyrediyordu. Biz kurguya daha girme fırsatı bulamadığımız için kurgucumuz montajlayıp yollamış dvd yi. Yapımcı sinirle bu ne rezalet iş dedi. Bende izlediğim felaketin farkındaydım ama çektiğimiz çoğu plan kullanılmamıştı ve dekopajlı çektiğimiz için olması gerektiği gibi bağlanmamıştı. Biz bunu yapımcıya anlatırken o kararını vermişti bile ve işi bırakmamızı istedi. Bıraktık. Ama ben aynı gün montaja gidip tüm bölümü tekrar kurguladım ve yapımcıya yolladım. Yapımcı yeni yollanan kurguyu görünce içi rahatladı ve biz geri çağırdı ama bu defa da biz dönmedik. Yani kurgunun önemi burada çıkıyor bence. Yakup Sancı: Sevgili dostlar, Akif Özkan ile benim de bir anım var. Sizlerle paylaşmak isterim. Yönetmenimiz Akif Özkan. Kış ayları, yerde yarım metre kar var. Karlar da gecenin ayazında buz olmuş. Bir dağın başındayız gece saat 02.00. Hava çok soğuk. Oyuncu bayan arkadaş bir kayanın üstünden kendini boşluğa bırakmak üzereyken ben son anda arkasından tutup kurtaracağım. Sonra sarsıp kendine gelmesini sağlayacağım. Kız yere düşecek, boğuşma anında kızın üstünde olacağım bir an. Kısa bir duygusallık yaşanacak. Senaryo böyle. Sahneyi çekmek için bayan oyuncu arkadaş kayanın üstüne çıktı. Monitör ile aramızda 100 metre kadar mesafe var. Akif, olumsuz hava şartları nedeniyle her hangi bir tehlike olmasın diye monitörün başından bana sesleniyor. “Yakup yere yatırma kısmını attım, sadece kızı tut” diye. Ben Akif hocaya sesleniyorum. “Hocam ben sırf bu sahne için işi kabul ettim. Siz bu sahneyi çekmezseniz ben işi bırakıyorum” Akif, “Bu soğukta mı?” “Ben, Üşüyoruz donmak üzereyiz, ısınmamız lazım.” ( Diğer kısmı bize kalsın) Karşılıklı laf gitti geldi. Akif hoca ile aramızda geçen diyalogları duyan set arkadaşlarımız çok gülüyorlardı. O gece tüm ekibi donmaktan kurtarmıştı, Akif hoca ile aramızda geçen bu diyaloglar. Yakup Sancı: Sinematürk sitesini takip ediyor musunuz? Akif Özkan: Çok sık olmasa da kaynak olarak başvuruyorum.
Yıl 2018.
Mahşer Günü gelip, modern uygarlığı yıkarak geçti. Bir Terminatör ordusu kıyamet sonrası dünyada kol geziyor, terk edilmiş şehirlerde ve çöllerde saklanan insanları öldürüyor ya da yakalıyor. Ama hayatta kalan insanlardan oluşan küçük grupların organize olarak kurduğu Direniş hareketi, yeraltı sığınaklarında saklanıyor ve fırsat bulduğunda kendilerinden sayıca çok üstün düşman kuvvetlerine vuruyor.
Terminatörleri kontrol eden Skynet, 14 yıl önce bilinç kazanmış ve bir anda yaratıcılarına baş kaldırıp habersiz dünyaya nükleer kıyımı getirmiş bir yapay zekâ.
Mahşer Günü’nün geldiğini gören yalnızca bir kişi var. Kaderi, insanlığın kaderiyle bağlantılı olan tek kişi: John Connor (Christian Bale).
Dünya şimdi Connor’un hayatı boyunca uyarıldığı geleceğin eşiğinde. Ama yepyeni bir şey, insanlığın bu savaşta bir şansı olduğuna dair inancını sarstı: bu garip, yeni dünyada uyanmadan önce son hatırladığı, idam sırasını beklemek olan Marcus Wright’ın (Sam Worthington) ortaya çıkışı.
Connor, Marcus’un güvenilir biri olup olmadığına karar vermek zorundadır. Ancak Connor ve Marcus, Direniş’i tamamen bitirmek için yeni stratejiler geliştiren Skynet’in bitmek bilmeyen saldırılarına karşı koyabilmek için ortak bir zeminde durmalı, Skynet’e sızıp düşmanla yüz yüze gelmelidirler.
The Halcyon Company, Video Wonderland Sound and Vision ortaklığında bir Moritz Borman yapımı olan McG yönetimindeki sinema “Terminatör Kurtuluş/Terminator Salvation”’ı vizyona sunar. McG (“Charlie’s Angels,” “We Are Marshall”)’nin yönettiği filmin senaryosu John Brancato ve Michael Ferris (“Terminator 3: Rise of the Machines”)’e ait.
“Terminatör Kurtuluş/Terminator Salvation”ın yapımcılığını Moritz Borman, Jeffrey Silver, Victor Kubicek ve Derek Anderson üstlendi. Peter D. Graves, Dan Lin, Jeanne Allgood, Joel B. Michaels, Mario F. Kassar ve Andrew G. Vajna projede yürütücü yapımcı olarak yer aldılar. Sinema yardımcı yapımcılığını Chantal Feghali, ortak yapımcılığını James Middleton üstlendi.
Filmin başrollerinde fragman oyuncu Christian Bale (“The Dark Knight”), Sam Worthington (“Avatar”), Anton Yelchin (“Star Trek”), Moon Bloodgood (“What Just Happened”), Bryce Dallas Howard (“Spider-Man 3”), Common (“Wanted”), Jane Alexander (“The Unborn”) ve Helena Bonham Carter (“Harry Potter and the Half-Blood Prince”) yer alıyor.
Kamera arkasındaki sinema yaratıcı ekipte yer alan isimler: Görüntü yönetmeni Shane Hurlbut (“We Are Marshall”), prodüksiyon tasarımcısı Martin Laing (“Pearl Harbor”), Oscar®-ödüllü editör Conrad Buff (“Titanic”), kostüm tasarımcısı Michael Wilkinson (“Watchmen”), Oscar®-ödüllü görsel efekt süpervizörü Charles Gibson (“Pirates of the Caribbean: Dead Man’s Chest”), ve Stan Winston Studio’dan animatronik supervizörü John Rosengrant. Filmin müzikleri dört kez Oscar®-adayı olmuş kompozitör Danny Elfman (“Milk,” “Big Fish,” “Good Will Hunting,” sinema “Men in Black”)’a ait.
“Terminatör Kurtuluş/Terminator Salvation”’ın fragman dağıtımı ABD çapında Warner Bros Pictures sinema tarafından yapılmaktadır. Sony Pictures Releasing International (Güney Kore ve belli Ortadoğu ülkeleri haricinde) filmin uluslararası vizyon dağıtımını üstlenmiştir.
Sinematurk.com Sinema Sektörünü İnternete Taşıyor
Aralık 30, 2008
Türkiye’nin IMDB’si olarak bilinen Sinematurk.com, Türkiye’de çekilen sinema, dizi, tv, kısa ve belgesel filmler konusunda bulunabilecek en geniş veritabanı ve bilgi kaynağı. Özellikle Türkiye sinema endüstrisine odaklanan Sinematurk.com, film bilgilerinden ışıkçısına, kameramanına, set amirine kadar geniş bir perspektifle sektör çalışanlarana hizmet vererek, onları geleceğe taşımak konusunda rakipsiz bir yer edindi. Sektörün 1600′den fazla çalışanı Sinematurk’e kurumsal üye olduğu gibi, bundan çok daha fazlası, kullanıcı ve katkıda bulunan olarak Sinematurk sayfalarını ziyaret ediyorlar.
Uzun zamandır sektöre yönelik hizmetlere ağırlık veren Sinematurk.com, bu süre içinde sektör portalı, rating, gişe bilgileri, yeni projeler, sektörel ilanlar, etiketle ve görevle eleman / iş arama gibi uygulamaları hayata geçirmişti. Binlerce sektör çalışanının referans sayfası olarak kullandığı, yapımcı, yönetmen ve cast ajanslarının araştırma yaparken buradaki bilgilerden faydalandığı Sinematurk.com, şimdi arayanların daha kolay bulması, kendini tanıtmak isteyenlerin de kolay bulunmasını sağlayacak önemli bir hizmeti hayata geçirdi.
SineKariyer olarak isimlendirilen bu hizmetle birlikte, hali hazırda sektör çalışan olanlar ve olmak isteyenler kendilerini daha geniş olanaklarla tanıtabilecekler. SineKariyer’den faydalanmak isteyenler;
- Sinematurk’de filmografilerini içeren mevcut bir sayfaları varsa, o sayfayı, yoksa açılacak yeni bir sayfayı Sinematurk.com/sanatciismi gibi bir adres ile referans olarak kullanabilecekler
- Bu sayfalarına 15 fotoğraf ve görev aldıkları 3 adet film, klip veya reklam video sunu ekleyebilecekler
- Sektöre yönelik olarak hazırlanmış bir özgeçmiş şablonu ile tüm fiziksel, beceri ve performans özelliklerini, tüm eğitim, kurs bilgilerini, referans ve temsilcilerini, görev aldıkları tüm projeleri ve ödüllerini gösterebilecekleri, kendilerini en ayrıntılı bir şekilde tanıtabilecekleri bir profil sayfasına sahip olacaklar.
- Sinematurk Veritabanı sayesinde, bu profil sayfalarında sanatçının hangi yapımcı, yönetmen ve oyuncu larla çalıştığı, görev aldığı işlerin gişe ve ratingleri görünecek
- SineKariyer oyuncu, kendi hesaplarında, profillerini her gün kaç kişinin ziyaret ettiğini, hangi sektör çalışanlarının profillerine baktığını ve onları favorilerine veya kısa listelerine eklediğini görebilecekler
- Sayfalarına yapılan vizyondakiler yorumlar anında e-posta adreslerine mesaj olarak iletilecek
- Yapımcı, yönetmen ve ajansların SineKariyer üyelerini kolayca bulabilmeleri için Sinematurk’un ana sayfasına ve diğer ziyaretçi yoğun sayfalarına kariyer vitrini konacak
- Bu vitrinde SineKariyer üye profilleri ziyaretçilerin her zaman gözü önünde olacak.
- Arayanlara yönelik olarak hem hızlı hem de detaylı arama olanakları kullanılabilecek. SineKariyer üyelerinin ön planda çıkacağı bu aramalarda, yaş, cinsiyet, görev, meslek, beceri, fiziksel özellik, eğitim, deneyim, etiket gibi pek çok seçenek mevcut
- Burada yapımcı, yönetmen ve ajanslar için en büyük avantajlardan biri de büyük veritabının verdiği olanaklarla, sanatçıların tüm deneyim ve özelliklerinin yanı sıra, kullanıcılar arasındaki popülariterini, aldıkları puan, yorum ve favorilere eklenme gibi etkileşimli uygulamalarla takip edebiliyor olmaları…
Sinema sektörünün bu büyük platformunu hep birlikte yaratıyor olmak Sinematurk.com’un en büyük mutluluğu…
karstan Sonbahara Ödül
Kasım 19, 2008
14. Gezici Festival’in ödülleri belli oldu. Festivalde “Altın Kaz Ödülü”nü Meksika yapımı ‘İçimdeki Çöl’ (Desierto Adentro) alırken Özcan Alper’in sinema Sonbahar’ı iki ödül birden kazandı.
14. Gezici Festival’in ödülleri 13 Kasım gecesi Kars Sinema Salonu’nda yapılan bir törenle açıklandı. Tuncel Kurtiz, Hatice Aslan, Başak Köklükaya gibi oyuncuların da katıldığı gecede Özcan Alper’in Sonbahar’ adlı filmine iki ödül birden verildi.
1997 yılında 22 yaşında üniversite öğrencisi iken girdiği cezaevinden, 10 yıl sonra sağlık nedenleriyle tahliye edilen ve Doğu Karadeniz’deki köyüne gelen oyuncu Yusuf’un son günlerini etkileyici bir video diliyle anlatan ‘Sonbahar’, Uygar Şirin, Alin Taşçıyan, Burak Göral, Yeşim Tabak ve Senem Erdine İşmen’den oluşan Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) jürisinden ‘En İyi Film Ödülü’nü ve Altın Kaz jürisinden de ikincilik ödülünü aldı.
“Altın Kaz” Meksika’ya gitti
“Altın Kaz” ödülü ise Meksikalı yönetmen Rodrigo Plá’nın filmi ‘İçimdeki Çöl’e (Desierto Adentro) gitti. Günah, baba-oğul ilişkisi, din gibi kavramlar üzerine çarpıcı gözlemlere sahip olan ‘İçimdeki Çöl’ Meksika Film Festivali’nde de neredeyse bütün ödülleri toplamıştı.
Festivalde Bosna Hersek’li kadın yönetmen Aida Begic’in filmi ‘Kar’ (Snow) “Özel Mansiyon’a değer görülürken “Kısa Film İzleyici Ödülü”nü Jérémy Clapin’in ‘Skhizein’ fragman adlı filmi aldı.
Hasan Saltık’a ödül
Kalan Müzik’in yaratıcısı oyuncu Hasan Saltık’a sinemaya katkıları nedeniyle ödül verilen gecede, festival boyunca yapılan film atölyelerinde çekilmiş kısa ve belgesel filmler de gösterildi.
17 Kasım’da sona erecek olan vizyondakiler festival Artvin’de devam ediyor.
Pasta Küçüldü
Kasım 3, 2008
Dünyayı saran ekonomik kriz, Türkiye’de en büyük etkiyi medya sektöründe gösterdi. Son 3 yıldır ortalığı kasıp kavuran dizi sektörü, büyük darbe yedi. Reklam verenlerin ‘reklam’larını geri çekmeye başlamasıyla zor duruma düşen kanallar, çareyi dizi fiyatlarında yaptıkları düzenlemelerde buldu. Doğan Grubu, ‘önlem planı’nı devreye sokarak, Kanal D ve Star Tv’de yayınlanan birçok dizinin yapımcı firmalarıyla masaya oturdu. Kanal yöneticileri, yapımcıların önüne iki seçenek koydu; “Fiyatlarda yüzde 30 indirime gidin ya da senaryoyu iki bölümde final yapacak şekilde toparlayın”. Yapımcı firmalar, bu koşulları kabul etmek zorunda kaldı.
Krizde en büyük darbe alan yapımlardan biri Binbir Gece oldu. Geçtiğimiz sezon final bölümüne 1 milyon dolar veren kanal, bu yıl indirim istedi.
Vahide Gördüm ve oyuncu Talat Bulut’un başrollerini paylaştığı ‘Annem’ dizisinin yapımcıları görüşmelere katılmadı. Ancak Annem de riskli grupta…
Geçtiğimiz yıl Cuma akşamlarının reyting rekortmeni olan Asi dizisi, bu yıl gözden düştü. Kanal D, önlem paketi kapsamında Asi’nin yapımcılarıyla da görüştü. ‘Asi’den de yüzde 30 indirim istendi. Yapımcı firmanın bu isteği reddetmesi halinde bu dizi de yayından kalkacak. Filmin video da burdadır.